Merhaba, ben Sena.
Bu yazıyı yazarken içimde yıllardır dönüp duran bir soru var: Birine âşık olduğumuzda gerçekten o kişiye mi âşık oluyoruz, yoksa kafamızda kurduğumuz, mükemmel hale getirdiğimiz haline mi?
“Âşık olunan şey, sevenin içinde taşıdığı hayaldir.”
Nazan Bekiroğlu’nun Aşklar ve Suretler denemesinde bir cümle böyle geçer. Ve işte tam burada, bin yıllık mesele başlar: Biz kime âşık oluruz? Karşımızdaki insana mı, yoksa onun etrafına ördüğümüz surete mi?
Fuzûlî’nin Leylâ ile Mecnun’unda nakkaş Kuhken, Ferhat’ın Şirin’e duyduğu aşkı taş üzerine nakşeder. Ama nakış o kadar mükemmeldir ki, Şirin’e âşık olan bizzat nakkaşın kendisidir artık. Suret, aslı yener. Gerçek sevgili ikinci planda kalır. Klasik edebiyatta bu hikâye defalarca anlatılır: suret, bir hatırlatıcıdır; fakat çoğu zaman hatırlatılanı unutturur.
Attila İlhan’ın Aysel Git Başımdan şiirinde çarpıcı bir son dize vardır: “Aysel git başımdan seni seviyorum.” Şiir boyunca âşık, sevgilisini kendinden uzak tutmaya çalışır – kendini “kötü”, “karanlık”, “çirkin” görür, Aysel’in onun yağmurunda üşüyeceğini, gecelerinin sarışınlığını bozacağını söyler. Bütün dizeler bir reddediş, bir “ben sana layık değilim” havasındadır. Ama son dizede her şey tersine döner: Git derken aslında “seni seviyorum” diye itiraf eder. İşte tam burada âşık kendi hayaliyle baş başa kalır. Sevgili fiziksel olarak gitse de (veya zaten gitmiş olsa da), seven kişi onu iç dünyasında, idealize edilmiş suretinde yeniden ve yeniden kurar. Gerçek Aysel’e ihtiyaç kalmaz; çünkü aşk artık sevenin kendi yarattığı o kusursuz imajla devam eder. Nazan Bekiroğlu’nun ifadesiyle: “Aşk bir yeniden var etme eylemidir.” Seven, sevileni kendinden kattıklarıyla yeniden kurar. O suret, gerçek kişiden daha mükemmel, daha kusursuz, daha “bizim”dir. Sinema da bu soruya defalarca cevap vermiştir. Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filminde Halil, Meral’in fotoğrafına âşık olur. Fotoğrafın sahibiyle tanıştığında ise hayal kırıklığı başlar. Çünkü suret, sahibinden daha büyüktür. Sahibi geldiğinde suret küçülür, sıradanlaşır, hatta itici bile olabilir. Halil’in trajedisi buradadır: surete âşık olan, aslı kaldıramaz.
Günümüzün dijital suretleri ise daha sinsi. Instagram’da, TikTok’ta, dating uygulamalarında karşımıza çıkan yüzler, kusursuzca düzenlenmiş suretlerdir. Algoritmalar bize “senin zevkine göre” suretler sunar. Ve biz âşık oluruz – ama kime? Bir profile mi, bir estetik kurguya mı, yoksa kendi arzularımızın yansımasına mı?
Psikanaliz burada devreye girer: aşk nesnesi çoğu zaman narsisistik bir aynadır. Sevdiğimizde, aslında kendimizi tamamlanmış hissederiz. Suret, bizim eksik parçalarımızı tamamlayan bir illüzyondur. Lacan’ın “imgesel düzen” dediği şey tam da budur: suretler bizi bütünleştirir gibi görünür, ama aslında bizi parçalı tutar.
Bence aşkta önce bir “figüre” âşık oluyoruz. Sosyal medyada gördüğümüz profilde, hikayelerde, fotoğraflarda kurduğumuz bir imaja, bir surete. Sonra tanıma fırsatı bulduğumuzda – eğer şanslıysak ve karşımızdaki “ehline” denk geldiyse – o suretin ötesine geçip gerçek bağı, gerçek hissiyatı yakalayabiliyoruz. Ama çoğu zaman yüzeysel kalıyor ilişki, dağılıp gidiyor. Peki neden oluyor bu?
Bence sosyal medya ve dating app’ler (Tinder, Hinge, Bumble vs.) bu süreci çok hızlandırdı ve yüzeyselleştirdi. Eskiden birini tanımak aylar alırdı; sohbet eder, göz göze bakar, huylarını yavaş yavaş keşfederdin. Şimdi ise saniyeler içinde swipe yapıyoruz, birkaç mesajla “vay be bu tam bana göre” diyoruz. Oysa o profil bir karakter – ki bu ne kadar kendini yansıtıyor tartışmalıdır- : En güzel fotoğraflar, en zeki caption’lar, en eğlenceli hikayeler… Kafamızda o kişiyi idealize ediyoruz, kusursuz bir versiyon yaratıyoruz. Gerçek tanışmada ise o karakter çatlıyor – yorgunluk çıkıyor, farklı huylar, suskunluklar, filtre dışı haller… Hayal kırıklığı kaçınılmaz oluyor.
Bu noktada kritik olan ne istediğini baştan net söylemek. Ama yine de %60’ı “çoğu insan yalan söylüyor” diye düşünüyor app’lerde. Hinge’in Gen Z raporunda da %52’si duygusal olarak açıldıktan sonra utanç duyduğunu söylüyor. Yani açılmak istiyoruz ama korkuyoruz, çünkü her şey hızlı ve yargılayıcı. Sonuç? Yüzeysel kalıyoruz. Gerçek bağ kurmak yerine “bir sonraki match”e geçiyoruz. Araştırmalar gösteriyor ki dating app kullananlarda anksiyete, yalnızlık, depresyon daha yüksek – çünkü sürekli karşılaştırma, sürekli “daha iyisi var mı?” hissi. Profil fotoğrafları, bio’lar, birkaç mesaj… Hepsi bir “suret”. Gerçek buluşmada birden “Bu muymuş?” diye şaşırıyoruz. Çünkü aşkımız, o küçük ekrandaki imaja olmuş. Hem kendimizi olduğumuz gibi yansıtamayıp kendi içimizde bir arbede yaşıyoruz hem de karşımızdaki insanı kandırmış oluyoruz.
Peki neden böyle oluyor? Bence aşk biraz da kendimizi tamamlamakla ilgili. Sevdiğimizde, karşımızdakinde kendi eksik parçalarımızı görüyoruz. Sosyal medya bunu kolaylaştırıyor: Kusursuz suretler sunuyor, biz de “Evet, bu beni tamamlar” diyoruz. Ama gerçek ilişki başladığında o suret çatlıyor. İnsanlar kavga ediyor, susuyor, farklı fikirler çıkıyor. İşte o zaman anlıyoruz: Aşk sureti değil, gerçeği sevebilmekmiş.
Tabii her şey kötü bitmiyor. Bazen suret bir köprü oluyor. Fotoğraftan tanışıyorsun, sonra gerçek kişiyi keşfediyorsun. Kusurlarıyla, sabahları dağınık saçlarıyla, komik huylarıyla… Ve o zaman gerçek bağ başlıyor. Gerçek anılar biriktirebilmek bir meziyettir bence tamamen hayatı algılayış biçimimizle var olduğunu düşünüyorum. Herkes yoruldu o mükemmel hayatı resmetmekten. Gerçek bir gülüş, gerçek bir ağlama, gerçek bir tartışma… Bunlar daha değerli geliyor artık.
Siz ne diyorsunuz? Hiç bir “figüre” âşık olup, gerçekte hayal kırıklığı yaşadınız mı? Ya da tam tersi, yüzeysel başlayıp derinleşen bir ilişkiniz oldu mu? Dating app’ler size ne kattı, ne aldı? Yorumlara yazın, konuşalım. Belki bir sonraki yazıda sizin hikayelerinizi de paylaşırım.