Gotik edebiyatı düşündüğümüzde akla genellikle eski şatolar, karanlık koridorlar, hayaletler ve kapısı açılmaması gereken odalar geliyor ama bu türün bizi hala etkilemesinin nedeni yalnızca bu tanıdık unsurlar değil. Sonuçta bugün çoğumuz 18. yüzyıldaki gibi şatolarda yaşamıyoruz ve geceleri at arabasıyla ıssız ormanlardan geçmiyoruz. Buna rağmen eski bir evde geçen, geçmişiyle ilgili bir şeyler saklayan ya da karakterin kendi zihninden bile şüphe etmeye başladığı bir hikaye bizi hala huzursuz edebiliyor.
Belki de gotik edebiyatın gücü tam olarak burada. Bize tamamen yabancı canavarlar yaratmak yerine zaten tanıdığımız korkuları biraz daha karanlık bir biçimde karşımıza çıkarıyor. Bilinmeyen, ölüm, yalnızlık, geçmişin geri dönmesi ya da kontrolünü kaybetme korkusu…
Aradan yüzyıllar geçse de bunların hiçbiri gerçekten ortadan kaybolmuş değil.

Gotik edebiyatın erken örneklerinde mekan, korkunun kurulmasında oldukça önemliydi. Horace Walpole’un 1764 tarihli The Castle of Otranto adlı romanı genellikle gotik romanın başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir. Romanda kocaman bir miğferin gökten düşmesi, gizli geçitler ve eski bir şato gibi unsurlar bulunur. Bugünün okuru için bazı ayrıntılar biraz tuhaf gelebilir ama romanın yarattığı temel yapı sonraki gotik eserlerde tekrar tekrar karşımıza çıkar.
Walpole’un şatosu yalnızca olayların geçtiği bir bina değildir. Hikayedeki karakterler sürekli olarak geçmişin ağırlığı altında yaşar. Şatonun duvarları, koridorları ve gizli alanları neredeyse hikayenin başka bir karakteri haline gelir. Gotik edebiyatın mekanlara bu kadar önem vermesi de biraz bununla ilgili. Eski bir ev ya da şato, yalnızca ürkütücü olduğu için korkutucu değildir. İçinde kimsenin bilmediği, hatta bilmek istemediği şeyleri sakladığını hissettirir.
Ve bahsettiğimiz bu anlayış daha sonra farklı biçimlerde gelişti. Zamanla yalnızca dış dünyadaki karanlık mekanlarla değil, insanın kendi zihninde bulunan karanlık alanlarla da ilgilenmeye başladı.

Frankenstein ve Yaratılan Şeyden Korkmak
Mary Shelley’nin Frankenstein‘ı da bu açıdan türün en ilginç eserlerinden biridir aslında. Romanı yalnızca bir canavar hikayesi olarak okumak mümkün ama hikayeyi hala etkileyici yapan şey yaratığın kendisinden çok onu yaratan Victor Frankenstein.
Victor, yaşamın sırlarını çözmeye ve ölü bir bedene yeniden hayat vermeye çalışır. Bunu başardığında ise yıllardır peşinden koştuğu şeyle karşı karşıya kalmak istemez. Yaratığı hayata döndürdüğü anda ondan korkar ve onu terk eder. Romanın en rahatsız edici taraflarından biri de burada başlar. Çünkü Victor’un yaptığı şey yalnızca tehlikeli bir deney değildir. Yarattığı varlığın sorumluluğunu almayı da reddeder.
Roman boyunca yaratık dışlanır, yalnız kalır ve sürekli olarak kendisine bir yer bulmaya çalışır. Başlangıçta insanlara yaklaşmaya ve onları gözlemlemeye çalışır ama karşılaştığı korku ve şiddet, onun insanlara, özellikle de Victor’a karşı duyduğu öfkeyi giderek büyütür.
Belki de romanın en güçlü yanı tam olarak bu. Okuyucular bir noktadan sonra kimin gerçekten “canavar” olduğunu sorgulamaya başlıyor. Fiziksel olarak korkutucu görünen yaratık mı, yoksa onu yaratıp ardından tamamen terk eden Victor mu?
Frankenstein insanın kontrol edemeyeceği bir şeyi yaratma korkusuyla da ilgilenir. Mesela Victor başlangıçta sınırları aşabileceğine inanır ama yarattığı şeyin kendi hayatını ve çevresindeki insanların hayatlarını nasıl değiştireceğini hesaplayamaz. Bu yönüyle romanın korkusu bugün bile oldukça tanıdık geliyor. Bilim ve teknolojinin sınırları genişledikçe insanın karşısına hep aynı soru çıkıyor:
Bir şeyi yapabilmemiz, onu mutlaka yapmamız gerektiği anlamına gelir mi?

Peki Gotik Edebiyat Neden Hala Etkili?
Bugün gotik edebiyatın klasik şatolarından oldukça farklı bir dünyada yaşasak bile türün temel korkuları büyük ölçüde aynı kaldı. Eski şatoların yerini apartmanlar almış olabilir ama bilinmeyene karşı duyduğumuz merak ve korku değişmedi.
Zaten modern dünyada gotik korkunun farklı biçimlerini görmek de oldukça kolay. Bir insanın kendi zihnine güvenememesi, geçmişte yaşanan bir olayın hayatını yıllar sonra bile etkilemesi ya da kontrol edilemeyen bir şeyin sonuçlarıyla karşı karşıya kalmak, hala güncel korkular.
Belki de bu yüzden gotik edebiyat hiçbir zaman tamamen geçmişte kalmadı. Tarz değişiyor ve hikayeler yeni biçimler kazanıyor ama temelinde yer alan sorular aynı kalıyor:
İnsan gerçekten neyi kontrol edebilir? Geçmişten tamamen kaçmak mümkün mü? Ve en önemlisi, korktuğumuz şey gerçekten dışarıda mı?
Gotik edebiyatın canavarları bu yüzden hiçbir zaman yalnızca canavar olmadı. Victor Frankenstein’ın yaratığı bilimsel hırsın nelere yol açabileceğini gösterdi. Ama aynı zamanda sorumluluktan kaçmanın sonuçlarını da bize hatırlattı. Jane Eyre ve Rebecca’daki evlerde de geçmiş, kapatılan kapıların ardında kalmaz. Er ya da geç yeniden ortaya çıkar.
Şatolar yıkılmış, karanlık koridorların yerini başka mekanlar almış olsa bile gotik edebiyatın korkusu hala aynı yerden geliyor.
Bazen bizi korkutan şey karanlığın içinde ne olduğunu bilmemektir.
Bazen ise asıl korku, ışığı açtığımızda neyle karşılaşacağımızı zaten az çok biliyor olmamızdır.
