Doğu ve Batı kavramlarının oluşumu, sadece coğrafi değil aynı zamanda siyasi bir anlamının bulunması bile bir şeylere işaret etmektedir. Örnek olarak Dünya haritasının dizaynı bile siyasidir. Türkiye’ de kullanılan dünya haritasında Avrupa ve Türkiye dünya haritasının ortasında, Asya ve Amerika kıtalarının arasında iken ABD’de kullanılan bir dünya haritasında ABD haritanın merkezinde, ortasında, Asya ve Avrupa kıtalarının arasında kalmaktadır.

Başka bir örnek olarak Afrika, dünya haritasında kendi boyutundan oldukça küçük gösterilmektedir. Günümüzde hazırlanan birçok dünya haritasında Mercator projeksiyonu kullanılmaktadır ve bu yöntemde enlem kutuplara yaklaştıkça ölçek katlanarak büyümektedir. Başka bir örnek düşünülecek olursa Avrupa merkezli bir dünya haritasında bile Senegal, Fas, Cezayir gibi ülkeler Fransa’dan, Almanya’dan, Norveç’ten daha “Batı’da” olmasına rağmen “Orta Doğu” kavramının anlamının genişlemesi ve Kuzey Afrika ülkelerini de içerisine almasından ötürü Almanya bir “Batı” ülkesiyken Cezayir, Fas ve benzeri tüm Kuzey Afrika ülkeleri “Doğu” ülkesidir. ABD merkezli bir haritada ABD’nin “batı”sında Asya kıtası kalmaktadır. Avrupa merkezli haritada Rusya ve ABD 2 kutup gibi görünen ve birbirinden oldukça uzakta duran 2 ülke iken ABD merkezli bir haritada ABD, Rusya’ya oldukça yakındır. Avrupa merkezli haritada Rusya’nın doğusu ABD’nin de doğusunda kalırken ABD merkezli dünya haritasında Rusya, ABD’nin batısındaki komşusudur. Bu haritada Rusya’nın doğusu ABD’nin batısındaki sınırla neredeyse birleşmektedir ve bu 2 ülke birbirine oldukça yakındır. Yani “Doğu” kim için “Doğu”dur ve “Batı” kim için “Batı”dır? Bu sorunun cevabı da ülkeden ülkeye değişmektedir. Dünya geoit şeklinde olduğu, küreye benzediği için 2 boyutlu haritalar ülkeleri tam anlamıyla gerçek boyutlarıyla temsil edecek şekilde tasarlanmamıştır.
Daha da uç noktaya götürülecek olursa ay üzerinden dünyaya bakıldığında herhangi bir ülke sınırı da görülmemektedir ama Afrika kıtasının siyasi haritasına bakıldığında sınırlar cetvelle çizilmiş gibi durmaktadır. Bu sınırları Afrikalılar değil Avrupalılar çizmiştir. 1884-1885 yılları arasında yapılan Berlin Konferansı’nda Afrikalı hiçbir ülke yoktur ama bu konferansta Avrupalı devletler Afrikalı devletleri kendi arasında nasıl paylaşacağını tartışmıştır. Zaten kendi aralarında paylaşacakları ülkeleri ve bu yolda karşılarına çıkıp mücadele ettikleri için katledilecek olan Afrikalıları toplantıya davet etmeleri beklenemezdi.
Cetvelle çizilmiş sınırların belirlenmesine benzer bir olay “Yüzdeler anlaşması” olarak isimlendirilen, Churchill ve Stalin’in Yugoslavya’yı, Bulgaristan’ı, Macaristan’ı ve Yunanistan’ı nasıl pay edecekleri konusunda anlaştıkları bir anlaşmadır ve Churchill ile Stalin ellerine aldıkları kalemle peçeteye yazarak bu konuda anlaşmaya varmışlardır. Hatta Yunanistan’ın SSCB kontrolünde olması beklenirken Yunanistan’ın %90’ının Birleşik Krallık nüfuzu altında olması konusunda tarafların anlaştığı, Churchill’in milyonları etkileyecek bu kararın ayaküstü konuşulmasının gelecekte infial ile karşılanacağını, bu peçeteyi yakmanın daha doğru olacağını dile getirmesi üzerine Stalin peçetenin Churchill’de kalmasını istediği iddia edilmektedir. Hatta Stalin Yunan İç Savaşı’na müdahale etmemiş ve Yunanistan’daki sol gruplara (ELAS) destek olmamıştır. Buna bağlı olarak ABD ve Birleşik Krallık desteğiyle beraber Yunan hükümeti (EDES) iç savaşın galibi olmuştur.
Barışı sağlaması beklenen Birleşmiş Milletler bile 2. Dünya Savaşı’nın galipleri tarafından kurulmuş ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ABD, Rusya, Fransa, Çin ve İngiltere olmuştur. Bunlardan herhangi birinin kullanacağı veto oyu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi (5 daimi, 10 geçici üye vardır. Geçici üyeler bölgesel bazda 2 yılda 1 kez değişir.) alınacak kararın iptali için yeterli kabul edilmiştir. Yani “Büyük adamlar, savaş galipleri tarihi yazar.” mantığı Berlin Konferansı için de, Yüzdeler anlaşması için de, BM’nin kuruluşu için de geçerlidir. Kimlerin adının nasıl geçeceği, kimlerin adının geçmeyeceği de bu mantıkla belirlenmiştir.
Tüm bunlar oryantalizmde de bulunmaktadır. Oryantalizm kavramının kelime kökü “Orient”tir. Kartezyen koordinat sisteminde “oryant” veya “orient” olarak adlandırılan yer “0 noktası” denilen yerdir. Yani dikey ve yatay 2 doğrunun kesişim noktasıdır. Bu noktadan uzaklaşıldıkça yatay ve dikey doğru üzerindeki değerler mutlak değer olarak büyür. Kesişim noktasına yaklaşıldıkça değerler mutlak değer olarak küçülür. Origin (orijinal kavramının kökü) ve orient kavramı da oriri (doğmak, ortaya çıkmak) fiilinden türetilmiştir. 2’si de coğrafi olmasa da bir başlangıç noktasını işaret etmektedir. Örnek olarak orient aslında “Doğu” dan ziyade güneşin doğduğu yer anlamında kullanılır. Güneş doğarsa gündüz olur ve gündelik hayat başlar. Güneş’in batmasıyla gece olur ve gün biter, beraberinde o günkü gündelik hayat biter. Batı da Güneş’in battığı yerdir. Yani Türkçede kullanılan Doğu ve Batı kavramları sadece coğrafyayı değil, aynı zamanda zamanı merkeze alır. Doğu kavramı da kendi içerisinde “Yakın Doğu”, “Orta Doğu”, “Yakın-Orta Doğu”, “Uzak Doğu” gibi alt başlıklara ayrılmıştır.
Yeni ticaret yolları ve Amerika kıtasının keşfi ile sömürgecilik faaliyetleri hız kazanmış, kıtalar arası denizcilik yoluyla köle ticaretleri gerçekleşmiştir. Amerikan yerlilerine indians denmesinin nedeni coğrafi keşifleri gerçekleştiren Avrupalıların Amerika kıtasını Hindistan zannetmesine kadar dayanmaktadır. Beyaz ten renginin dışında bir ten rengi ile karşılaşan Avrupalılar Amerika kıtasında yaşayan Kızılderililerin, Aztek, İnka, Maya gibi uygarlıkların insanlarının insan olup olmadığını bile sorgulamıştır. Bu bölgeler zaten kolonize edilecek yerler olarak görüldüğü için, Afrika ve Amerika kıtasında Avrupa’daki gibi bir iktisadi, siyasi, kültürel ve toplumsal şartlar, modeller ve yapılar bulunmadığı için Avrupa kıtası dışında yaşayanlar barbarlıkla itham edilmiştir. Tıpkı zamanında Antik Yunan ve Roma’da yurttaş ve metoikos, Romalılar ve diğerleri, surların içinde yaşayan yerleşik medeniyetler ve surların dışında yaşayan, yerleşik bir hayatı olmayan göçmen “barbarlar” ayrımı yapıldığı gibi. Biz ve öteki ayrımı, ötekinin aşağılanması birçok medeniyette karşımıza çıkmaktadır. Daha mikro örneklere bakılacak olursa, uluslararası değil de bir devletin kendi içerisindeki duruma bakılacak olursa din, mezhep temelli ayrımlar modern öncesi dönemde kendine yer bulmuştur ve farklı dine, farklı mezheplere mensup insanlara farklı muamelede bulunulmuştur. Çoklu hukuk sistemi, millet sistemi, “şuranın insanı şöyledir o yüzden şuranın insanına şöyle davranılır, oranın insanı ise öyledir o yüzden oranın insanına da şöyle davranılmaz da öyle davranılır.” tarzında olan, kategorize eden bir anlayış benimsenmiştir ve bu durum hükümdar ve yönetici çevresine tavsiyelerde bulunulan siyasetname tarzında eserlere de yansımıştır. Farklı topluluğa farklı muamele ve farklı hukuk uygulaması modernite öncesi dönemde eşitliği sağlamak değil ayrıcalıkları korumak, tabakalar arası yatay ve dikey geçişleri engellemek, kopuklukları, basit, ve saf yapıyı korumak içindir.
Oryantalizm de gerek modern devletlerde, gerek modern öncesi devlet ve topluluklarda bulunan kategorize etmek, pozisyon veya tutum benimsemek ve bir şeye öz atfederek o şeyin anlamını sabit veya statik, stabil hale getirmek gibi reflekslere sahiptir. Oryantalizm bu anlamda Avrupa’nın gözünden “Doğu”ya, hatta Avrupa dışında kalan yerlere sabit bir anlam ve öz atfederek, birtakım sabit, değişime kapalı değerler yükleyerek o şeyi o ön kabullerle incelemek, analiz etmek ve değerlendirmektir. Avrupa dışında kalan yerler planlı ve programlı şekilde kendi kendine gelişemeyecek olan, bu yüzden de kontrol edilmesi, tahakküm edilmesi, kolonize edilmesi gereken yerler olarak tasvir edilmiştir. Ve Avrupa dışı her yer kolonizasyon mantığına göre tahayyül edilmiş, Avrupa dışındaki yerlerin kendi aralarındaki farklılıklar ve tikel şartlar göz ardı edilmiş ve Avrupa dışındaki yerlere yönelik bakış açıları sömürgeciler için tek bir çerçeve etrafında toplanmıştır. Bu anlayışa göre Avrupa dışındaki yerler yönetimlerin keyfi olduğu, plansız ve programsız yaşayan, kendine ve doğaya hükmedemeyen, müesses bir nizam kuramayan, kültürel gelişimi ve tarihi olmayan barbar topluluklardır. Buranın planlı ve programlı şekilde gelişen, müesses nizamın kurulduğu, verimli bir iktisadi sistemin işlediği, sermayenin biriktiği, tarımın daha düzenli ve verimli hale getirildiği, kitlelerin planlı bir şekilde verimli bir üretim modeline planlı bir şekilde seferber edildiği, hukuk sisteminin kurulduğu ve hukukun üstünlüğünün sağlandığı bir yer haline gelebilmesi için Avrupa’nın buraya girmesi ve buralara tahakküm etmesi, buraları kolonize etmesi ve kurtarması, burada kendi düzenini kurması gerekmektedir. Bunun karşılığında Avrupa buradaki insanları ve kaynakları da kendi kontrolüne alıp altınları, tarım ürünlerini, petrolü vs. Avrupa’ya aktaracaktır.
Bu süreçte kısaca modernizmin ve pozitivizmin etkileri ilerlemeci tarih anlayışı ve determinizm ile karşımıza çıkmıştır. Afrikalılar, doğa ile mücadelelerinde mağlup olan ve doğaya boyun eğen, bu yüzden medeniyet inşa edemeyip kısa vadeli yaşayan tarihsiz ve kültürsüz, değişime ve gelişime kapalı, kendi kendine bir şey yapamayan varlıklar olarak görülürken Avrupalılar doğaya karşı mücadelesinde üstün gelmiş, dürtülerine hakim olmayı başarmış olan, kendi medeniyetini inşa etmiş, her yere örnek teşkil etmesi gereken, Avrupa dışında kalanlar tarafından benimsenmesi gereken üstün beyaz bir insan türü olarak görülmüştür. Bu anlatıya göre Avrupa’daki modelin benimsenmesi durumunda ise her topluluk gelişim gösterip Avrupa standartlarına ulaşabilecektir. Yani Avrupa, kendi gerçekliğini evrensel gerçeklik olarak görmüş ve kendi gelişim şartlarının her şartta uygulanabileceğini ve uygulanması gerektiğini varsaymış, bunun dışında kalanları ise aşağılık, sorunlu veya geri topluluklar olarak görmüştür. Bu anlayış Avrupa dışında da benimsenmiştir. Batılılaşma hikayeleri bu yüzden sorunludur. Çünkü şartları Avrupa’nınkinden farklı olan çeşitli toplumlar ve devlet yöneticileri “Avrupa’da olan ve bizde olmayan şey nedir?” sorusu üzerinden hareket etmeye çalışmaktadır. Modernleşmenin, gelişimin yolu da doğru olan da bu anlayışa göre yalnızca 1 tanedir ve alternatifler kabul edilmez. Görecelilik kabul edilmez. Gelişim yukarıdan aşağıya dikte edilerek öğretilir. Yukarıdan aşağı modernleşme denilen şey de bunun gibidir. Bu anlayışa göre kaçırılan bir tren vardır ve bu trene ileride yetişmek için hızlıca ve aciliyet içerisinde, çok düşünmeden, mevcut örnekler olduğu gibi veya seçmeli bir şekilde kopyalanarak, özgün şartlara uygun bir alternatif aramadan, tek bir yol benimsenerek hareket edilmelidir. Bu da Avrupa dışında kalan aktörlerin aslında Avrupa merkezci, sömürgeci hegemonyayı kabul ettiğini, meşrulaştırdığını, o şartlar içerisine girdiğini gösterir.
Devlet ve state kavramlarını karşılaştırırken bu kelimelerin kökenlerine bakıldığında devlet kavramının dinamizmi (tedavül, dönüşüm, çevirim, dolaşım), state kavramının durağanlığı (başında bulunan “-st” ibaresinden dolayı) merkeze aldığı görülmektedir ve bu da Avrupa’yı dinamik olan ve gelişen bir medeniyet olarak görürken, kabul ederken Avrupa dışına ise değişime kapalı, durağan, tarihsiz gibi değerler ve anlamlar yükleyen oryantalist anlatı ile oldukça çelişkili durmaktadır. Ancak state kavramındaki durağanlık aslında yerleşiklik, müesses nizam, istikrarlı gelişim olarak kabul edilirse ve devlet kavramındaki değişim aslında rastgelelik ve keyfiyet olarak kabul edilirse oryantalizm ile çelişen bir durum bulunmamaktadır.
