There Will Be Blood
15 dakikalık sessiz bir sekans. Sözcüklerle değil eylemlerle içine girmeye başladığımız bir dünya. Peki ya Anderson bize şu soruyu sorarsa:
Bir canavar ne zaman canavar değildir?
Cevap çok zor değil. Tabi ki onu sevdiğinizde. Daniel bizim için bu sessiz canavarı eylemlerle konuşturarak perdeyi açıyor. Sevgimizi ve saygımızı kazandığı kesin. Peki ya vagondan indikten sonra?
Hırs ve gücün, Amerikan kapitalizminin gösterişçisi olduğu bu dünyada yalnızlığı benimsemiş ve başka başarılara tahammülü olmayan bu adamın, çabası uğruna çıktığı yolculuk ve neleri göz aldığını gösteren gerçek bir western draması. “There will be blood”

Bir maden kazasında kaybettiği işçisinin bebeğini sepetten almasıyla başlıyor hikayemiz. Evlat edindiği çocuğa babalık yaparken onu gerçekten seviyor mu yoksa kendine bir iş ortağı mı hazırlıyor? Bu sorunun cevabı film boyunca netliğini kazanamıyor. Çocuğunu yıllarca gözü gibi sakınan Daniel, yetiştirdiği delikanlıyla birlikte planlarını uygulamak üzerine Sunday çiftliğine doğru yola çıkar. Çalışma sahasına inip çalışmalara başladıktan sonra nihayet kutsal petrolünü elde ettiğinde malum patlama gerçekleşir. Daniel için bu patlama sırasında oğluna koşması gözler dolduran bir baba-oğul ilişkisi sahnesi izlettirecek sanılsa da Henry’i bırakıp yangına döndüğünde ve çıkan petrolü izlemenin hazıyla güneşi doğurduğunda içindeki gerçek yüz ortaya çıkmaya başlar.
Oğlunun patlamada sağır kalmasıyla beraber, oğluna tahammül edememeye başlayan Daniel onu terk ederek yatılı okula gönderir. Etrafında ona işini ve babalığını öğretecek kimseye tahammülü yoktur. Onu insan kılan son parça olan Henry’ i de gönderdiğinde güç savaşının tahtına oturmaya hazırlanır.
Gözünü bürüyen hırs ölü bedenleri gömmez. Tam bu insani karmaşanın içinde Eli gibi bir karakterle din figürü karşılar bizi. Eli de kapitalizmin din yönünü başından sonuna kadar ele alır. İki karakterin ellerindeki iki büyük gücü kullanarak insanları etki altına alma çabaları, birbirleri üzerindeki otorite değişimleri film boyunca devam ediyor. Başta din parayı aşağılarken sonunda para dini aşağılıyor.
Ve iki ikonik replik tam da burada devreye giriyor. “ I’ve abandoned my child!”

“I am a false prophet and God is a superstition.”
Filmin can alıcı iki uç sahnesiyle o zamanların Amerika’sını da tekrar tekrar gözümüze sokuyor Anderson.
Tüm bu hırsın sonucunda gerçekten istediği her şeyi elde eden Daniel, oğlunu geri alıyor ve tüm düşmanlarına bunu göstermek istercesine “babalığının ve patronluğunun” sadece kendi meselesi olduğunu bağırıyor. Ancak Daniel ve Henry arasındaki bağ bir daha asla aynı olmuyor.
Aradan geçen yıllardan sonra malikanesi içindeki zengin ve yaşlı Daniel’in tükenmişliğini izlediğimizde her şey bitti mi diyoruz? Artık yetişkin bir adam olan Henry’nin babasından ayrı kendi petrol işini yapma isteğini duyan Daniel içindeki son sevgi rolüne bürüdüğü kinini kusuyor.
Koridorlarda sesi yankılanıyor. ‘’bastard from a basket’’ sanırım bu noktada herkes geldiği yeri anlıyor, hikayeyi anlatan canavarın kostümünü giymeye devam etmesine gerek kalmıyor.

Kendisini ziyaret eden Eli’ye karşı içinde verebileceği hiçbir insani duygusu yok ama kinini hala tutuyor. Burada söylediği “ I drink your milkshake” repliği hem arazideki petrole, hem popüler kültür amerikasına harmanlanan ince ve bitirici bir anın eseri.
Sonunda öfkesiyle Eli’yi de bowling salonunda öldüren Daniel, “I am finished” (ben bittim) der. Çoğu eleştirmene göre bu canavarın da tükendiği anlamına gelirken çoğu eleştirmene göre görevini tamamladığını anlattığını gösterir. Sonu gerçekten güçlü bir son mu yoksa daha vurucu bitebilir miydi sorusu ise sinema kuşağının tartışmaları arasında.
Bu yorumlamadan sonra filmi izlerseniz siz de milkshake’inizi içmiş olacaksanız.