Sanatsal, edebi, felsefi ve psikolojik arkaplanları; etkilendikleri ve hiç etkilenmedikleriyle, zengin bir zihin. Yazar ve filozof olan Jean Paul Sartre, varoluşçu felsefenin önemli savunucularındandır. İçsel keşiflerini ve fikir dünyasının nesnel dünyaya yansıttıklarını okuyoruz eserlerinde. Doğru kabul etmek ise oldukça tartışmalı. Bakışını daha iyi anlayabilmek için sadece felsefi mercekleri kullanmak eksik olur zaten birçok yazar aktardığı düşüncelerini farklı alanlar üzerinden incelemişlerdir. Burada Bulantı romanındaki bir sahneden söz edeceğim. Romanın kahramanı Antoine Roquentin, Bouville Müzesi’nin portre salonunda geziyor. Kentin saygın burjuva liderlerini ve tarihten önemli isimlerini, onu yıllardır sarsan varoluş sancısıyla inceliyor. Karakterin derin bir kırılma anı yaşadığı yorumlanır romanın eleştirmenleri tarafından. Her bir portreye, bakışlarıyla çerçevenin dışından mekana taşan insanların mesajlarına kendi içinde cevaplar üretiyor.
‘’Resimleri asılların tıpatıp uygun olarak yapılmıştı ama, fırçanın etkisi insan yüzlerinin o sır dolu zavallılığını onların yüzlerinden silmişti. En yumuşak yüzler bile birer fayans gibi duruyordu.’’(Sartre,2013,s.134)

Bazı tarihi figürlerin; yollar açma, kazma, sulama gibi toplumsal hizmet amacıyla doğada ve insanlığın kendisinde yaralar açtığını fark ediyordu. Onların sebep olduğu tahribatların ve sahip olma haklılığını savundukları kibirli kamusal kimliklerinin kendisinde uyanışa vesile olan yorumu şöyleydi: Yüzlerindeki zavallılığın silinmesi için kendilerini bir ressamın eline bırakmışlardı. Ressam da onların yaptığı gibi gerçekte olanı kapatarak, bir maske altından gösteriyordu. Roquentin için onlar; ‘’İnsan ve Yurttaş Hakları buketiyle bezenmiş ve insan tarafından düşünülmüş insanı gösteriyordu.’’
Gerçekliğe dair keşiflerini okuyoruz Roquentin karakterinin ve özgürlüğün zorunlu olduğu inancına adım adım varıyor, kafasının içindeki seslerle toplumsal farkındalıklara yol açıyor. Yukarıdaki alıntıda olduğu gibi birçok metaforla süslü bir roman Bulantı. Müze gezisi sırasında, yanında aynı portrelere bakan başka insanların yorumlarını da görüyoruz. Aynı yüzlere aynı açılardan bakan insanlar aynı şeyleri görmüyorlar. Anlaşılan, fiziksel bakış ve mantıksal kavrama tek başına olanı anlama konusunda yeterli değil. Hem aklen hem kalben bağımsız bir anlayış, bir iç görü gerekiyor.
Portreler, pürüzsüz yüzler, etkileyici bakışlar ne ifade ediyor? karakterin geliştirdiği anlayış, illüzyonun çöküşü üzerine. Artık olmayan ama müzelerde yüksek değerlerle hala sakınılan bu insanlar, insanlığın kendine bazı mesajlar veriyorlar. en önemlisi de kendilerine hak gördükleri kamusal kimliklerinin ne olursa olsun vazgeçilmez olduğu. tarihte önemli başarılar elde etmiş, iyi ve kötü yanlarıyla dönemini etkilemiş yüzlerce isim var hatta daha fazlası. Bu gün onların düşüncelerinden ayrışabiliyoruz, artık tarih olmuş insanların kimliklerini oluşturan temel kabulleri onaylamayabiliyoruz. kendimize ait fikirlerimiz olduğunu savunuyoruz ancak ayrışamadığımız bir şey var; haklı gördükleri statülerine yükledikleri anlam. Statü genel anlamda insanların toplum içindeki konumunu ifade eden kavramdır. Lider kimliklerin saygınlığının korunmasını haklı kılan statülerden vazgeçmemenin anlamsızlığını kavrıyor karakter üzerinden bizim de bakışımızın özgürleşebileceğini düşünüyorum.
Jean Paul Sartre, 1964 yılında Nobel Edebiyat Ödülün’e layık görüldü. Kendisi bu prestijli ödülü reddetti. Çünkü bir yazarın isminin önünde herhangi bir prestij oluşturacak ünvanın olmasını, yazarın özgürlüğüne uygun olmadığını düşünüyordu. İsveç’teki Akademi, 1964 yılında “fikir bakımından zengin, özgürlük ruhu ve hakikat arayışıyla dolu, çağımız üzerinde geniş kapsamlı bir etki yaratmış çalışmaları nedeniyle” Jean Paul Sartre’a Nobel Edebiyat Ödülü verdiğini açıklar. Ödülü almasının, o ödüle layık görülme sebebine gölge düşüreceğine inanıyordu. Toplum içersinde statü kazandıracak unvanların özgürlüğü kısıtlayan nedenleri, onun sanata ve aslında varlığa bakışını etkilemiştir.
Toplum veya sosyal çevre içerisinde kendisine tanınan resmi kimliği reddetmiştir. Bu bir cesaret örneği mi? Aslında ne cesaretle ne de birilerinin atadığı kimliğe bürünmek istememekle alakalı gösterdiği duruş. Sartre’nin motivasyonunun bağımsız olma isteğiyle ortaya çıkması. Onun takdir edilme ve ödüllendirme sürecinden anlayabiliriz ki; üretken fikirlerle katkıda bulunan eserleri, statüyü öylece kabul etmediği için yazılabilmiştir.

Sartre, ‘’kimliği inşa eden bakış’’ ın başkasına ait olduğunu açıklar. Bundan hoşnut olması mümkün değildir ve başkasının bakışında nesne olmaktan kurtulmanının yolunu aşkta bulur. Çünkü seven, sevdiğini köleleştirmez.Bu da, ancak sevdiğini özgür kılmayı tercih eden müstesna bir âşığın ‘bakış’ı ile mümkündür. Diyalektik mücadelenin durdurulmasını sağlayan bu biricik yol sevenin kendini sevgiliye feda edişi olarak formülleşir. Bu yorumun isabetli bir örneği ise, Gül-Bülbül şiirlerinde temsil edilmektedir.
Bakışlar; yüzyıllar öncesi portrelerde, resimlerde, yaşanan anın içinde, aklımıza kazınmış birçok hatırada bozulmadan durabilirler. Bozulmadan durabilen bakışlardan daha yüksek bir şey olmalıydı. Jean Paul Sartre, resmi portrelerden önceki yüzler yorumuyla; iktidarın, kusursuzluğun ve sert kuralların arkasındaki gerçek insanı, ham duyguları ve yaşanmışlığı anlatır. Bu yüzlerde maskeler yoktur; yorgunluk, acı, doğallık ve saf bir içtenlik gizlidir. Belki de bu bozulmadan duran bakışlardan daha yüksek bir şey olabilir.
KAYNAKÇA
Sartre,J.P.(2013).Bulantı.Can Yayınevi
Özcan.N.(2023).Özcan, N. Sartre’ın “Gizli Oturum” Eserinde Yaşam, Ölüm ve Özgürlük,155-178.
