Hidden Figures (2016) filmini izlerken en çok aklıma kazınan sahne, o meşhur “beyazlara özel tuvalet” sahnesi oldu. 1960’lı yıllarda NASA’da çalışan üç siyah kadın matematikçinin gerçek hikâyesinden uyarlanan film, hem ırk hem de cinsiyet eşitsizliğini öyle çarpıcı bir şekilde anlatıyor ki, tuvalet gibi en sıradan bir mekân birdenbire sistemin bütün saçmalığını gözler önüne seriyor.
Ana karakter Katherine Johnson, zekâsı ve emeğiyle uzay yarışına dev katkılar yapıyor ama “kadınım ve siyahım” diye her adımda dışlanıyor. Her ihtiyaç duyduğunda yarım kilometre uzağa, yağmur çamur demeden dosyaları kucağında koşturmak zorunda kalıyor. Kamera bu koşuyu uzun uzun gösteriyor. Bu sadece fiziksel bir koşu değil; resmen sembolik bir mücadele. Kadın işine devam edebilmek için sistemin çizdiği aptal sınırları aşmak zorunda.
Ofisteki beyaz erkekler koltuklarında keyif çatarken Katherine’in sürekli koşuşturması insanın içini acıtıyor. Enerjisi, zamanı, emeği… hepsi bu saçma ayrım yüzünden boşa gidiyor. En sonunda dayanamayıp patlıyor, yöneticisinin karşısına dikiliyor ve “her gün neden kayboluyorum?” diye soruyor. Yönetici de kalkıp “Colored Ladies Room” tabelasını kırıyor. Yüzeyde büyük bir “eşitlik zaferi” gibi duruyor ama aslında sistemin derinlerde hiç değişmediğini çok net hissediyorsun.
Peki bu sahneyi feminist kuramlarla nasıl okuyabiliriz?
Liberal Feminizm’in Gözüyle: Fırsat Eşitliği ve Cam Tavan
Liberal feminizm, eşitsizliğin temelini eğitim, hukuk ve iş hayatındaki fırsat farklılıklarında görüyor. Kadınların özgürleşmesi için yasal engellerin kalkması, eşit işe eşit ücret ve toplumda eşit temsil gerektiğini savunuyor.
Katherine’in durumu tam da buna uyuyor. Zekâ ve yetenek olarak erkek meslektaşlarından farksız, hatta çoğu zaman daha başarılı. Ama toplantılara alınmıyor, hesap makinesi gibi görülüyor ve en basit ihtiyacı bile engellerle dolu. Liberal feminizmin meşhur “cam tavan” kavramı burada cuk oturuyor. Katherine görünürde NASA’da çalışan bir mühendistir ama yükselmesini engelleyen görünmez bir duvar var.
Tuvalet sahnesi bu cam tavanın fiziksel hali gibi. Kadın her gün kilometrelerce yol kat ediyor; bu aslında iş hayatındaki eşitlik mücadelesinin metaforu. Erkekler ofiste otururken kadın sistemin dayattığı koşullar yüzünden zamanını çöpe atıyor. Sorun kişisel değil, kurumsal.
Liberal feminist bakışa göre yöneticinin tabelayı kırması tam bir “reform” anı. Yasalar veya kurallar değişince eşitlik gelir diyorlar. Ama film bu hareketin yüzeysel kaldığını da hafifçe ima ediyor. Gerçek değişim sadece bir tabelayı kırmakla olmuyor; çünkü o tabelayı koyan zihniyet hâlâ binada dolaşıyor.
Radikal Feminizm’in Gözüyle: Ataerkillik ve Bedensel Denetim
Radikal feminizm ise çok daha köklü bakıyor. Kadınların ezilmesinin kaynağını ataerkil düzenin kendisinde görüyor. Sorun sadece yasalar veya fırsat eşitsizliği değil; toplumun bütün kurumları erkek egemen değerlerle şekillenmiş. Kadın bedeni, emeği ve duyguları üzerinde erkek denetimi var.
Sahneye bu gözle bakınca kadın bedeni üzerindeki kontrol resmen gözüne sokuluyor. Katherine’in nereye gideceğine, nerede oturacağına, hangi tuvaleti kullanacağına bile kurum karar veriyor. Kadın sadece emeğiyle değil, bedeniyle de denetleniyor.
Kamera açıları da bunu vurguluyor: Katherine çoğu zaman uzak planda, küçülmüş bir figür olarak görünüyor. Beyaz erkekler ise geniş kadrajlarda, rahat ve sabit pozisyonlarda. Bu görsel fark güç ilişkisini çok net ortaya koyuyor.
Radikal feminizme göre Katherine’in baskısı sadece “kadın” olduğu için değil, “kadın ve siyah” olduğu için iki kat daha ağır. Sürekli koşmak zorunda kalması, ataerkil sistemin onu hem bedensel hem zihinsel olarak kontrol altında tutmasının kanıtı.
Yöneticinin tabelayı kırma hareketi ise bu bakışta ataerkil bir “kahramanlık” anına dönüşüyor. Erkek yönetici “eşitliği getiren kurtarıcı” rolünü kapıyor. Böylece güç ilişkisi değişmiyor, sadece kılık değiştiriyor. Kadının özgürleşmesi yine bir erkek figürünün insafına kalmış oluyor.
Peki Hangisi Daha Çok İşe Yarıyor?
Liberal feminizm yüzeydeki sorunları güzelce açıklıyor: fırsat engelleri, cam tavan, yasal reformlar… Ama sistemin köküne tam inemiyor. Radikal feminizm ise asıl kökü gösteriyor: Kurumun kendisi ataerkil. NASA bilimi temsil etmesine rağmen erkekliği merkeze almış bir yapı. Kadınlar sadece dahil olmaya çalışıyor, sistemi dönüştüremiyor.
Filmin sonunda sembolik olarak “eşitlik” sağlanmış gibi dursa da seyirci bunun yeterli olmadığını hissediyor. Katherine kurumun cinsiyetçi yapısını kırmamış; sadece onun içinde kendine bir yer açmış.
Kısacası Hidden Figures, kadınların görünmez emeğini görünür kılarken aynı zamanda kurumsal ataerkilliğin modern halini de yüzümüze vuruyor. Katherine’in yağmurda koşusu sadece tuvalete ulaşma çabası değil; toplumun kadınlara çizdiği sınırları aşma mücadelesi. Liberal feminizm bu sınırların farkına varmamızı sağlıyor, radikal feminizm ise “bu sınırlar neden var?” diye soruyor ve asıl meselenin köklü bir değişim olduğunu hatırlatıyor.
Film bittiğinde aklımda kalan tek şey şu oldu: Bazı duvarlar tabelayı kırmakla yıkılmıyor. Bazen bütün binayı yeniden kurmak gerekiyor. Ama asıl sinir bozucu olan şu ki, aradan onca yıl geçmişken hâlâ aynı filmleri izleyip “ne kadar ilham verici” diyoruz. Katherine’in zaferi güzel ama o zafer hâlâ bir beyaz erkeğin merhametine bağlı. Film bize “bakın, sistem değişiyor” diye yutturmaya çalışıyor ama aslında değişmediğini, sadece daha kibar ve daha sinematografik bir şekilde devam ettiğini gösteriyor. Ben bir kadın olarak bu sahnede hem gurur hem de öfke duydum; çünkü hâlâ “iyi niyetli reformlarla” yetinmemizi, köklü bir yıkım yerine küçük zaferlerle avunmamızı istiyorlar. Gerçek eşitlik tabelaları kırmakla değil, o tabelaları koyan zihniyeti yerle bir etmekle gelecek. O yüzden bu film güzel bir başlangıç ama kesinlikle yeterli değil; hâlâ radikal bir öfkeye ve köklü bir değişime ihtiyacımız var.



