Sahibi Olduğumuz Güneş Sistemi…
Sanat, bilim, ekonomi, adalet sistemleri, ahlaki yapılar, dış ticaret, iç ticaret, teknoloji, üretim…
Güdüsel sezgilerimize de yabancılaşıyoruz.
Ruh sağlığına katkıda bulunmanın ilk adımı o ruhu tanımaktır. Mantık ve ruhun birbirinden kopmadan değerler haritamızı oluşturduğu bir dünyada yaşamayı hak ederken acaba son günlerde yalnızca tüketen miyiz, maddi, manevi her türlü enerjiyi? Bireyselci akımların etkisiyle kendimizi daha fazla önemseyerek kendimize yabancılaşmamız ironik. Arka arkaya aklımızda beliren isteklerimiz, hayatımız için belirlediğimiz rotalarımız var ve bunların özgün manevi değerlerimizi yansıtma oranı gittikçe azalıyor. Özgün olmaktan çekinmenin bir sebebi olan daha fazla çıkar bağlılığı, yalnızca kişisel değil toplum özgüvenimizi de zedeliyor. Ve sadece özgüveni değil insanların en doğal hakkı olan yaşama hakkını da etkiliyor. Ruhsal, öz kimliğe ait yönelimlerin önüne, ‘’kazandıklarımla varım’’ anlayışı geçmeye başladığından beri yön duygumuzu kaybetmiş durumdayız.
Batı kültürü etkisi altındaki toplumlarda yüceltilen mantıklılık korkularımızla ve kırılganlıklarımızla fırsatından yoksun kalmamıza, dolayısıyla kendimize yabancılaşmamızın artmasına neden olmakta. Mantıklılığı, korkularımızın ve zedelenebilirliğimizin üzerini örtmek için kullanırken, içgüdüsel sezgilerimize de yabancılaşıyoruz.(Gençtan,2020,s,76)
Bilgi çağının, yapay zekayla en yüksek seviyeye ulaştığı günlerde, insanın ruhsal ve bedensel gelişimi, sezgilerin körelmesi tehlikesi altında. Büyük kentlerde hızlı, yetişmeye dayalı, sürekli çalışma hakimken; sosyal yaşamda çıkar ilişkilerinin erittiği özbenlikten uzaklaşma durumu söz konusu. Kazanma ihtiyacından doğan inançlara bağlı kalarak, bedene, hislere, bilgiye farkındalık içinde yaklaşmak pek mümkün değil. Yaklaşımlarımızın farkında olmadan gerçekliği olduğu gibi algılayabilir miyiz?
Kazanma hedefi bir süre sonra yetmeyerek, daha fazla kazanma hedefine , daha fazla kazanmakta bir süre sonra yetmeyerek sadece ben kazanmalıyım hedefine dönüşebilir, insanların ilgisi süreçten çok beklentiye ve sonuca çekilerek; ‘’neden daha fazla kazanmayasın?’’ fikri ateşlenir. Zamanla kültürel mirasa bağlı sanat nostalji olur ve artık herkes halı dokumayı değil, halıyı paraya dönüştürmeyi ister hale gelir.
Fazla dikkat edilmeyen manevi değerlerin, bizi yalnızca sonuca odaklı yaşamaktan koruma etkisi vardır. Sonuç odaklı yaşadığımızda, kendimizi sonuçtan ayrıştırmadığımızda zihnimizin büyük bir bölümünü elde etmek istediğimiz sonuç için durmadan yoruyoruz ve zamanla küçük adımlar için enerjimiz kalmıyor.
Dünyanın çekirdeğinin, yeryüzünün yani tüm gezegenin çapından 10.342 kilometre küçük olduğunu ancak iç çekirdek olmadan ortada bir gezegenin kalmayacağını biliyoruz. Aynen bunun gibi birçok yük katmanı altında kalmış ‘’çekirdek değerlerimizi’’ ruhumuzda taşıdığımızı düşünüyorum. Doğal haliyle yaşamsal katmanların yük değil koruyucu olması gerekir. İnsanların daha çok başarı ve paraya önem vermesiyle, estetik kişilik özelliklerinin geri planda bırakılması, hayata yalnızca bu iki yönden bakılması içsel boşluğu büyütüyor. Sebebi, ne kadar başarılı olursan ol senden daha başarılı biri ve ne kadar para kazanırsan kazan senden daha çok servete sahip biri olcak çünkü başarı ve para hızla değişmelidir. En büyük çıkarı isteyenler için önemli olan, insanların kazanma idealiyle koşmasıdır ve böylece uydu olmayı kabullendiğini farketmeyen gezegenler olduğumuza inanırız. Kendimize yabancılaşmanın, üzerine düşünülmesi gerek bir boyutu da budur.
Düşünmenin ve durum tespiti yapmanın ötesine geçmek için atılan birçok çalışma var. Doğal ve estetik ruhumuzu tanımanın önemi henüz çoğunluğa ulaşmış durumda değil ama biliyoruz ki, büyük çapta olumlu değişim, günlük hayatta küçük hareketlerle şekilleniyor.