Sanat için sanat mı, toplum için sanat mı?
Uzun süredir kendimi “sanat için sanat mı, toplum için sanat mı?” karmaşasının içinde buluyorum.
Bir sanatçı olarak içinde bulunduğum en komplike alanlardan biri tam da burası. Mesela sanat filmlerinde çoğu zaman olması gereken değil, olan anlatılır ya; acaba bu yüzden mi çok tutmaz, kültleşmezler? Bize sunulan mutlu sonlar ya da aklımızdan çıkmayacak kadar travmatize olduğumuz mutsuz sonlar yoksa, onu bir film gibi görmez miyiz?

Bazen şiddet sahnelerine yer verilen dizi ve filmler hakkında, seyircilerin bunların yayınlanmaması gerektiğini ve kötü örnek oluşturduğunu düşündüklerini okuyorum. İçimden, “Yok canım… Bir insan bunu izleyip de katil olacaksa zaten ortada başka bir problem vardır,” diyorum. Ama bazen de gözlerimi iyice açıp toplumdaki ahlak erozyonuna baktığımda, belki de bazı şeylerden gerçekten olması gerekenden fazla etkilenecek kadar kimliksiziz, diye düşünüyorum. İnanın, böyle anlarda kafamın içinde büyük bir dava dönüyor.
Biz sanatçılar bazen bir projeyi okurken, olabilecek en uç noktaları anlamayı ve canlandırmayı hedefleriz. Bir katili canlandırmamız gerektiğini duyduğumuzda kendimizden tiksinmeyiz. Aksine, onu o noktaya getiren yaşanmışlıkları çözümlemeye çalışır, karakterin içine gireriz. Sonucunda ortaya koyduğumuz ürüne de sanatın getirisi adını veririz. Hele bir de yaptığımız işten tatmin olduysak, oh ne âlâ.
Ama şimdilerde bir sanatçı olarak elime bir proje geldiğinde, “Acaba bunu oynamak başkalarının zihninde neyi harekete geçirir?” diye düşünmeden duramıyorum. Eğer gerçekten yaptığımız iş bir empati kanalı açmaktan ziyade, insanları gördüklerini kopyalamaya teşvik ediyorsa, evet, belki de biz de durmalıyız.
Belki de halk, kitle, bunu olumlu bir şekilde karşılamaya hazır değilse biz de bunu servis etmeye hazır olmamalıyız. Eğer gerçekten bunlardan etkilenecek kadar kimliksizsek, herkese olması gereken o toz pembe hayatı sunmalıyız. Hepimiz günün sonunda gülmeliyiz. Ne yaşarsak yaşayalım, samimiyet adını verdiğimiz o sarkastik tavrımızla her şeyin üzerini örtmeliyiz. Durmamalıyız, uzun uzun dalmamalıyız, hata yapmamalıyız. Yaptıysak da mutlaka ikinci bir şansımız olduğunu bilmeli, birinin gelip bizi kurtarmasını beklemeliyiz.
Ama gerçekten olan bu mu?
Olandan sıkıldığımız için olması gerekeni hayal etmek istediğimizi biliyorum. İçinde bulunduğumuz durumlarda artık nefes alamadığımızı ve kaçacak yerimiz kalmadığı için yine sanatın servisine koştuğumuzu da biliyorum. Ama eğer biz sanatçılar ve siz seyirciler buradan beslenemeyecek, kendi çaresizliğinizin içinde kaldığınız anlarda her zaman bulutların üzerine çıkamadığınızı hatırlamayacaksanız, bizim yaptığımız iş şaklabanlık olmaz mıydı?
Belki de sanatın bize borçlu olduğu bir mutlu son yoktur. Belki yalnızca gerçeğe bakabileceğimiz bir alan açar. Gerisi, o alanda ne kadar kalabildiğimizle ilgilidir.
İNDİR CAYLAK
Bir izleyici olarak sanatı hep kendi perspektifimizden yorumluyoruz ancak sanatı üretenlerin, yani sanatçıların deneyimi aslında çok farklı olabiliyor. Bu pencereden…
Çok güzel olmuş
Çok teşekkür ederim bu güzel yorumunuz için.
Harika bir Sofia Coppola listesi olmuş, emeğinize sağlık! Sinemaseverler için harika bir rehber niteliğinde, yeni yazılarınızı merakla bekliyorum.
Merhabalar! Sitenize reklam vermek istiyoruz. Detaylar için e-postama iletişime geçer misiniz? is@adbetnet.io

Bir yanıt yazın