Bu yazıda dünden bugüne Türk sinemasının male-dominant sektöründe kendine has ve nitelikli hikâye anlatısıyla yer edinmiş kadın yönetmenlerden Yeşim Ustaoğlu’nun bana göre en gözde filmi Pandora’nın Kutusunu inceleyeceğiz. 2000’li yılların sinema sektörünün en belirgin özelliklerinden birisi yönetmenlerin ve senaristlerin kendine özgü hikâye anlatma şekilleriydi. Yeşilçam’dan yeni çıkmış film sektörü, artık bir şeyleri değiştirmenin zamanı olduğunu düşünen yönetmenlere kendini emanet etti ve bu dönemin önemli yönetmenlerinden bir tanesi de kadın yönetmen kategorisinden Yeşim Ustaoğlu oldu.
Doğma büyüme Karadenizli olan yönetmenimiz Çaykara’da dünyaya geldi ve eğitimini yine Karadeniz bölgesinde Trabzon’da aldı. Üniversitede mimarlık eğitimi alan Ustaoğlu Yıldız Teknik Üniversitesinde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Mezuniyetinden sonra film dünyasına olan merakını daha fazla gizleyemeyen Yeşim Ustaoğlu çeşitli dergilerde filmler hakkında yazılar yazmaya başladı. Bunun devamında kendi kısa filmlerini çeken yönetmen 1994 yılında ilk uzun metrajlı filmi olan “İz” filmini çekti ve İstanbul Film Festivalinde “En İyi Türk Filmi” ödülünü almaya hak kazandı.

Pandora’nın Kutusu adlı filmini 2008 yılında seyirci ile buluşturdu ve dönemine göre olumlu dönütler aldı. Bu filminde temel olarak klasik Türk aile yapısı ve klasik genç bir erkek evladın evi ile kopan bağını anlatan bir senaryo işleyen Ustaoğlu dönemlerine göre 3 farklı kuşağın hikayesini baz alıyor aslında. Filmde orta kuşak (anne ve teyze) tamamen mülkiyet, statü ve geçmişin kırgınlıklarıyla meşgulken; en yaşlı (Nusret) ve en genç (Murat) arasında kurulan bu bağ, hayatın döngüselliğini temsil ediyor. Edebiyatta sıkça rastladığımız bilge yaşlı ve arayıştaki genç arketipi, burada Ustaoğlu’nun realist ve hüzünlü süzgecinden geçerek modernize ediliyor.
Hikâyenin odağında kendi iç dünyalarının dar koridorlarında sıkışmış, birbirinin hayatına sadece sorunlar aracılığıyla teğet geçen üç kardeş durur. Nesrin, evliliğinin enkazı altında kalmışken, oğlu Murat’ın kuralsızlığıyla sarsılan, düzenin ve kontrolün son kalesidir. Onun karşısında, özgürlüğü aidiyetsizlikte bulan Güzin ve toplumsal hiyerarşinin en dibine, kendi rızasıyla çökmüş Mehmet yer alır. Bu üç farklı yaşam pratiği, ancak köklerinden gelen bir yitişle birleşmek zorunda kalır: Anneleri Nusret Hanım’ın kayboluşuyla. Nusret Hanım, yıllar önce eşi tarafından terk edilmiş olmanın sessiz kederini Karadeniz’in puslu dağlarında dindirmiş, ancak zamanın acımasız pençesinde hafızasını birer birer taşlara teslim etmiştir. Alzheimer, filmde sadece bir klinik vaka değil; modern hayatın anlamsızlığından kaçmak isteyen bir zihnin bilinçli bir geri çekilişidir.
Nesrin için annesini arama yolculuğu, sadece fiziksel bir kurtarma operasyonu değildir. O, hem eşiyle olan duygusal uçurumu hem de izini kaybettiği oğlunun yarattığı boşluğu, annesini bularak kapatmaya çalışır. Üç kardeşin köye doğru yaptığı bu zoraki yolculuk, aslında her birinin kendi içindeki Pandora’nın Kutusunu açma sürecidir. Kutu açıldığında ortaya saçılan; bastırılmış öfkeler, yıllanmış kırgınlıklar ve orta sınıfın o sahte nezaketinin altındaki ham yabancılaşmadır.

Nusret Hanım’ın bulunup İstanbul’un steril ama ruhsuz apartman dairelerine hapsedilmesiyle film, bir bakım hikâyesinden ziyade bir iktidar ve özgürlük mücadelesine dönüşür. Nesrin’in annesini köklerinden koparıp kendi gözetimi altına alması, aslında hayatındaki kontrol kaybını annesi üzerinden telafi etme çabasıdır. Yeşim Ustaoğlu burada muazzam bir paralellik kurarak; annesini eve, oğlunu ise toplumsal kalıplara hapsetmeye çalışan Nesrin’i bir gardiyan olarak konumlandırır. Nusret Hanım’ın her açık kapıdan dışarı, yani özgürlüğün belirsizliğine kaçma arzusu, Murat’ın şehrin arka sokaklarındaki başıboşluğuyla aynı tinsel kaynaktan beslenir: Her iki kuşak da Nesrin’in mülkiyetçi sevgisinden ve “Herkes sana yapışık yaşasın istiyorsun,” siteminde vücut bulan o boğucu tahakkümden kaçmaktadır. Bu durum, Nusret Hanım’ın yitip giden hafızasına rağmen sezgisel olarak kavradığı en büyük hakikattir o, sadece köyüne değil, kendi varoluşunun bağımsızlığına dönmek istemektedir. Murat ve Nusret, toplumsal hiyerarşinin ve modern yaşam dayatmasının dışında kalan iki figürdür. Nusret, Alzheimer nedeniyle zihinsel olarak sistemin dışına düşmüştür; Murat ise gençliğin verdiği bir nihilizm ve boşluk hissiyle, ailesinin beklediği başarılı ve düzenli genç kalıbına girmeyi reddeder. Bu iki aykırı ruhun buluşması, bir usta-çırak ilişkisinden ziyade, iki sürgünün birbirini tanıması gibidir. Murat, annesinin ve teyzesinin aksine Nusret’e bir hastalık veya yük olarak bakmaz, onu olduğu gibi, karmaşasıyla kabul eder.
Anneannesi ile bu yoldan bağ kuran Murat, anneannesinin hastaneye yatırılmasını doğru bulmaz ve nasıl olur da onu kapana kıstırır gibi bir yere kapatabilirler diye düşünerek hastaneye gidip Nusret hanımı oradan çıkartır. Bütün gün İstanbul turu yapan anneanne ve torun en sonunda beraber Nusret hanımın köydeki evinde döner ve orada beraber yaşamaya başlarlar. Murat, torun olarak anneannesine bakma görevini üstlenir ve bütün gün çamaşırları yıkar, yemek yapar ve şömineyi yakar. Fakat bir gün Nusret hanımı yine dağlara kaçmaya çalışırken bulur ve geri eve getirir. Bu durum artık her gün yaşanmaya başlamıştır ve Murat artık bitkin düşmeye, yorulmaya başlar. Böylece Murat’ın aslında insanların başlarına gelmeden bazı şeyler hakkında ne kadar kolay yorum yapabildiğini görüyoruz. Daha öncesinde Nusret hanımı hastaneye yatıran annesi hakkında önyargılı konuşurken şimdi anneannesinin sorumluluğunu almanın ne kadar zor bir şey olduğunu deneyimleyen Murat’ın karakter gelişimine de şahit oluyoruz aslında.

Aslında filmde genel olarak herkes ait olduğu yeri bulmaya veya ait olduğu yerde kalmaya çalışır. Güzin problemli bir ilişkide kendini ararken aslında yanlış yolda olduğunu anlar. Mehmet sefil bir hayat sürse de ait olduğu yerin burası olduğuna karar verir yani kötü ve parasız bir yaşam sürse de diğer kardeşleri gibi birilerine bağlı olmadığı için aidiyet hisseder. Nesrin, en büyük çocuk olmanın getirdiği yükümlülükle herkesin sorumluluğunu almaya ve kendi kurallarına göre yaşatmaya çalışır. Normalde birbirinden bağımsız ve habersiz hayatlar yaşayan bu üç kardeş annelerini aramaya çıktıklarında bütün geçmişi tekrar tekrar konuşmaya ve ortaya dökmeye başlarlar yani Pandora’nın kutusu açılır. Kavgalar, uyuşmazlıklar, fikir ayrılıkları ve birbirlerine yapılan hatalar bir bir gün yüzüne çıkar ve seyirci ile buluşur. Mitolojik olarak baktığımızda Pandora’nın Kutusu açıldığında dünyaya kötülük yayılır ama dibinde umut kalır. Filmde bu kutu, Nusret hanımın zihnidir. Zihin boşaldıkça, yani hafıza silindikçe, toplumsal normların ve ailevi görevlerin ağırlığı da yok olur. Yani Nusret hanım unuttukça kendi içine döner, kendi köyüne, ait olduğu, var olduğu iklime döner. Bu film sadece bir aile dramı olmanın çok ötesinde; hafızanın yitimi, modernleşmenin ruhsuzluğu ve insanın köklerine olan kaçınılmaz özlemi üzerine kurulmuş sinematik bir bakış açısıdır.
Görselleri ve durgun karakter geçişleri ile Türk sinemasında böyle eserler görmek oldukça umut verici. Nusret karakterini oynayan Tsilla Chelton Karadeniz kesimlerinde yaşayan bir nine karakteri için ne kadar uygun orası tartışılır tabii. Aksanı yüzünden daha çok İstanbul hanımefendilerine benzeyen karakter, Karadenizli ruhunu çok taşıyabilmiş mi emin değilim. Fakat öte yandan görselliği ile, torunu Murat ile olan sahneleri çok iç ısıtan cinsten olmuş.
