Saramago derken tabii ki hepimizin bir yerde mutlaka dikkatini çeken o sarı kapaklı kitaplardan bahsediyorum. José Saramago kitapları, ilk bakışta göz korkutan ama içine girildiğinde okuru düşünmeye zorlayan güçlü anlatılar sunar.
İsimleriyle insanı kendine çeken, elinize alıp incelediğinizde “bu okunur” dedirten; fakat sayfaları çevirmeye başlayınca noktasız cümlelerin virgüllerinde kaybolduğunuz o başyapıtlardan…
Modern edebiyatın mihenk taşlarından, 20. yüzyılın belki de en güzel hediyesinden söz ediyorum.

KÖRLÜK
Saramago’nun belki de bizim ülkemizde en bilinen eseri tabii ki Körlük. Harika bir toplum eleştirisi olan bu eser, okurken “böyle bir şey gerçekten olabilir mi?” sorusunu akıllarımıza sokuyor.
Bilmeyenler için kısaca özetleyelim:
Günümüz dünyasında insanlar aniden bir körlük hastalığına yakalanıyor ve devlet, hastalığa yakalananları kapalı bir binada toplamaya başlıyor. Başkahramanımız doktorun karısı ise bu hastalığa yakalanmıyor. İlk körlerle kapatıldığı akıl hastanesinde kişi sayısı arttıkça yozlaşan bir toplumu onun gözlerinden görüyoruz; korkunun, çaresizliğin ve insanın kendi karanlığına ne kadar hızlı çekildiğinin tanığı oluyoruz.
Hikâye ilerledikçe aslında sadece o binanın değil, bütün ülkenin körlüğe teslim olduğunu anlıyoruz.
Görebilen tek insan olan doktorun karısı, hepimize görmenin aslında körlükle bir ilgisi olmadığını gösteriyor.
Saramago başlangıcı için belki de biraz ağır olan bu eser, elinizden bırakamayacağınız bir başyapıt.

GÖRMEK
Serinin hem devam kitabı niteliğinde hem de aslında sayfalarca çok bağımsız ilerleyen bu eser, bize gerçekten görmeyi ve hatta görmenin ne demek olduğunu düşündürüyor.
İşte kısa bir özet:
Körlük hastalığı geçtikten sonra başkentte yapılan seçimlerde oy çoğunluğu elde edilemez ve devlet yetkilileri bu durumun sorumlusunu bulması için yıllar önceki salgında kör olmayan tek kişiyi bulması için bir memuru görevlendirir: Doktorun karısı.
Çok daha farklı yerlerden sistemsel bir eleştiri yapan Görmek sizi sorgucu memurun yerinde hikayeye adapte ediyor. Kendinizi bir an devlet tarafından görevlendirilmiş ve inanması gereken şeyler belli olan bir memur olarak bulurken bir yandan da onunla beraber sanki hiç yaşamamış gibi körlük salgınını hatırlıyorsunuz.
ÖLÜM BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

“Ertesi gün hiç kimse ölmedi” bu cümle size ne hissettirdi? Belki de Saramago’nun en uç noktalarını bu eserinde görüyoruz. Virgüllerinde kaybolmak bile bizi artık yormuyor çünkü kimsenin ölmediği bir dünyanın içindeyiz.
Hiç düşündünüz mü ya gerçekten kimse ölmeseydi? Hep iyi yanlarını düşünüyoruz; sevdiklerimizi kaybetmemek en başta. Peki acı çekmelerini görmek? Artan nüfus? Şehirlere sığmamak? Merak etmeyin, Saramago bizim yerimize düşünmüş.
Kısaca özetlersek, Ölüm’ün bir gün bir şehirde kimsenin canını almamaya karar verdiği, harika kurgulanmış bir distopya bu. Düşünün ki insanlar ölümü özlüyor; ölüm geri geldiğinde ise bu kez onun olmadığı günleri arıyorlar…
En iyisinden en kötüsüne herkesin kafasının karıştığı bu eser, okunmayı gerçekten hak ediyor.
Kendinizi hiç ölümün yerine koymayı düşündünüz mü, bilmiyorum. Ama bu kitabın önünden geçerken bir kez daha durun. Bakalım siz ölümle aynı düşünecek misiniz?
Bütün İsimler

Konu Saramago olunca insan isim duymayı beklemiyor ama bu hikayemiz öyle değil. Başrolün bile adı var.
Don José kendi halinde bir nüfus memuru; evi ise nüfus müdürlüğünün arşivine açılan kapısı olan bir daire. “Girmek yasak” dendiğinde durmak çoğumuzun adeti değildir ama Don José için öyledir. Ta ki kendi sıradan, monoton hayatına küçük bir heyecan katmak için bir gün o kapıyı açana kadar.
Bir heyecan yakalamak için ne kadar uğraşmak gerekir? Basit bir işi ne kadar ciddiye almak lazım? Don Jose’nin arşivde bir kadının hayatını araştırmaya başlamasıyla dünyası yeniden yaratılıyor.
Onunla beraber hayatımız önce durağan sonra çok farklı bir macera halini alıyor. İlk kez deneyimlemeyi, uğraşmayı ve hatta istemeyi bile tadıyoruz onunla. Onun kadar istiyoruz o kadının kim olduğunu bulmayı ve hayatımıza bir renk katmayı…
Aslında yalnız, sıradan, durağan bir hayatın çıkış kapısına giderken kendimizi Don Jose’nin bazen kendisi bazen de yakın bir arkadaşı olarak buluyoruz.
Birkaç Kitapla Bitmez
José Saramago kitaplarını okumak bir kültür, bir deneyim ama en önemlisi bir macera. Her kitabında kendinizi farklı bir bakış açısında bulurken hiç aklınıza gelmeyecek şeyler düşünürken buluyorsunuz. Bir yandan yaratılan dünyaki hayatı sorgularken bir yandan da kitap bittiğinde bir arkadaşınızın gittiğini hissediyorsunuz.

Peki nereden başlamalı?
José Saramago kitapları arasında Körlük en bilineni olsa da bence başlamak için en ağır romanı budur derim. Ama bunun tabii ki bir sıralaması yok. En ağırı da olsa en normali de olsa zaten sizi etkisi altına aldığını fark edeceksiniz. Bir kitap kapanıp bittiğinde kendinizi internette araştırma yaparken, belki bu yazıyı okurken, başka hangi eseri varmış derken göreceksiniz. En sonunda da kendinizi bir kitapçıda o sarı kitaplar elinizde kasada bulacaksınız.
Beste Dalkılıç

1 Yorum
Harika bir yazım olmuş. Tek tek kitapların konularına ve işledikleri temalara değinilmesi merak uyandırıyor.