Küçüklüğümüzü düşündüğümüzde, bugüne kıyasla ne kadar çok şey yaptığımızı hiç fark ettiniz mi? “Sıkılmak eskide mi kaldı?” sorusu, özellikle 90’lar çocukları için hâlâ düşündürücü. “Sıkılmak” kelimesinin gerçekten bir anlamı olduğu zamanlardan… İçini doldurabildiğimiz, adını koyabildiğimiz bir can sıkıntısından.
O zamanlar sıkılmak bir eksiklik değildi. Aksine, bir boşluktu. Ve o boşluk kendi kendine dolardı.
Annelerimizle misafirliğe gittiğimiz anı düşünün. Büyükler oturur, biz kenarda kalırdık. Konuşulanlara dâhil edilmezdik ama tamamen dışarıda da sayılmazdık. Ne telefon vardı ne tablet. Sessiz olmamız beklenirdi ama zihnimiz hiç susmazdı. Oturduğumuz yerde dururduk ama düşüncelerimiz sürekli bir yerlere giderdi.
Camdan dışarı bakardık. Karşıdaki bakkalın tabelasında gördüğümüz kelimeyi sorardık. Kuaför camındaki “kesim” yazısını anlamazdık: Ne kesimi? Geçen arabalar nereye gidiyordu, neden hepsi aynı renkti? Sokağın kendisi bile yüzlerce soruya yeterdi. O soruların çoğu cevapsız kalırdı ama yine de sormaktan vazgeçmezdik.

Aslında bugün geriye dönüp baktığımda şunu fark ediyorum: Biz sorularla oyalanıyorduk. Merak etmek, zaman geçirmenin bir yoluydu.
En sonunda biri dayanamaz, “Hadi sen biraz oyun oyna” derdi. Bu cümle, sıkılmanın bittiği değil, başka bir şeye dönüştüğü andı.
Yerdeki halının desenleriyle oynardık. Kumandalar bazen bir aile olurdu; büyük kumanda anne, küçük kumanda çocuk. Bir telefon baba olurdu belki. Halının bir köşesi ev, sehpanın altı bahçe… Biri yanımıza gelip “Ne yapıyorsun?” diye sorduğunda, hiç gülmeden anlatırdık. Çünkü orası gerçekti. Kurduğumuz düzen, verdiğimiz roller, yarattığımız hikâye bizim dünyamızdı.
O dünyayı savunurduk. Ciddiye alınmayı isterdik. Çünkü hayal kurmak bizim için bir oyun değil, bir gerçeklikti.
Bir süre sonra, “Hadi sana televizyon açalım” denirdi. Ve biz gerçekten mutlu olurduk. Televizyon açılması, bir ödül gibiydi. Ama bugünkü gibi sınırsız değildi.
Kanalları tek tek gezer, sevdiğimiz bir şeye ortasından denk gelmeyi sorun etmezdik. Başa saramazdık zaten. Reklam girerdi, sinirlenirdik ama beklerdik. Çünkü başka çaremiz yoktu. O bekleyişin içinde sıkılırdık belki ama o sırada düşünmeye devam ederdik.

Belki de en büyük fark buydu.
Bekleyebiliyorduk.
Sabırlı olmayı, zamanı kontrol edememeyi o kısa reklam aralarında öğrendik. O anlar, hiçbir şey yapmadan durabilmenin mümkün olduğunu öğretiyordu bize.
Günün sonunda eve dönerken “oh sonunda” dediğimiz olurdu ama aslında evde de yaptıklarımız çok farklı değildi. Yine oyalanır, yine bekler, yine hayal kurardık. Sıkılmak hayatın doğal bir parçasıydı ve bundan kaçmaya çalışmıyorduk.
Bugün bir çocuk misafirliğe gittiğinde, sessizce elindeki telefonla oynuyor. Büyükler artık onunla konuşmaya çalışıyor. Zaman bu kadar kısa sürede değişti. Çocuklar daha uslu belki ama daha az meraklılar mı, emin değilim.
Artık sıkılmıyoruz. En azından öyle diyoruz. Bir oturuşta bir sezon dizi bitiriyoruz, biri oyuna giriyor, diğeri videolar arasında kayboluyor. Boşluk kalmasın diye her anı dolduruyoruz. Ama bu doluluk gerçekten bir şeylerle meşgul olmak mı, yoksa sadece durmaktan kaçmak mı?
Belki bu kötü bir şey değil. Belki çağın gereği bu. Ama halının desenleriyle kendine bir dünya kuran o çocuğu hiç mi özlemiyoruz? Hiçbir şey yapmadan oturup düşünmenin, sıkıldığını fark etmenin verdiği o tuhaf ama üretken hâli?
Sıkılmak, bizi başka kapılara götüren bir eşikti. Şimdi o eşik yok. Belki gerçekliğe daha yakınız ama… daha mutlu muyuz, orası belirsiz.
Beste Dalkılıç