
Hepimiz içimizde bir yerde Nolan hayranıyız. Peki Nolan neyin hayranı?
Uzun süre bu sorunun cevabının “zaman” olduğunu düşünmüştüm. Çoğu filminde zaman kavramını çok katmanlı ve çok boyutlu ele aldığı öyküleriyle kafamızı karıştırıyordu. Şimdiyse sorunun cevabının “geri alınamayan kayıplar” olduğuna karar verdim.
Nolan’ın filmlerinde aşk neden sürekli ulaşılamaz bir konumda?
Dahi bir yönetmenin her filminde başrol erkek oyuncunun karısını veya sevgilisini dönülemeyen ya da varılamayan noktalara yerleştirmesinin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Çünkü Nolan için asıl mesafe, kilometrelerle değil, zamanla ölçülüyor. Genelde eşlerinin ölümüyle başlayan bu hikâyeler, bazen rüyalarda, bazen farklı boyutlarda, bazen hatıralarda karşımıza çıkıyor; en sonuncusunda ise tüm filme konu olan uzun bir serüvenin sonunda aşkın yüzünü nihayet gösteriyor bize. Her filmi, aslında aynı yüzü arayan farklı bir yol.
Neyden bahsettiğimi anlamışsınızdır. The Odyssey, geçtiğimiz hafta vizyona girerek hepimizi tekrar Nolan sinemasına sürükledi. Dunkirk denemesinden sonra bunun da başarılı bir proje olacağından emin değildim. Gerek cast seçimi, gerekse mitolojiyi gerçeklikle ve tarihle harmanladığı bu ilk denemesi, henüz izlenmeden bile pek çok eleştiriye gebe kalmıştı.
Film, verdiği bir söz nedeniyle Truva Savaşı’na katılan ve karısı Penelope’yi geride bırakan Odysseus’un, on yıl süren savaşın ardından eve dönüş yolunu bir türlü bulamayışını ve on yıl daha süren bu yolculukta çektiği acıları anlatıyor.
Nolan’ın filmlerinde bize üstü kapalı şekilde sürekli verdiği bir mesaj var: dikkatimizi hep kaybettiklerimize ve geç kaldıklarımıza çekiyor. Hırsı büyük karakterlerin, kazandıkları savaş uğruna neleri kaybettiklerini yansıtan bu derin sonlar, artık sizi de düşündürmüyor mu? Kazanılan her savaşın bir bedeli var; Nolan bize hep bu bedeli gösteriyor.

Nolan sineması, kendi dilinde bir vizyonu olmasının yanı sıra artık benim için felsefik bir yön de kazandı. Gerçek hayat hikayelerinde de, mitlerde de, kurgularda da ‘’aşk, güç ve zaman’’ kavramının esas nokta olması bu kadar usta bir yönetmenin elinden çıktığında artık tesadüf kalamıyor. Aşk, güç, zaman-üçü de aynı saatin farklı ibreleri.
Milattan önce ya da sonra, hatta başka evrenlerde bile… Çoğu serüven, bir aşk, ihanet ve güç savaşının sonucunda şekillenmiş. Erkekler için bir kadına sahip olmak, güçlerini kanıtlamanın ve uğruna uygarlıkları yok edebilecekleri kadar önemli bir gövde gösterisiymiş. Kadın burada bir ödül değil, bir pusuladır. The Odyssey’den uzaklaşıp Prestij gibi filmlere göz gezdirdiğimizde de bahsettiğim bu güç savaşını tekrar tekrar hissedebiliyoruz.
Sanatını dünyanın pek çok yerinde gösterebilme şansını elde etmiş nadir yönetmenlerden biri olan Nolan’ın, tüm dünyaya gösterebileceği bambaşka şeyler varken her seferinde aşk, güç ve zamana odaklanması, sizce de meselenin aslında hep bu olduğunu vurgulamıyor mu?
Gelelim Nolan’ın travmalarına demek isterdim ama maalesef bu konuda bir fikrim yok. Kendisini hiç kırmızı deri koltuğa oturtup “Şimdi çocukluğunuza inelim” deme fırsatım olmadı. Ama eminim, bir gün “sonu gelmeyen hırsların ve kaybedilmiş aşkların yaraladığı adamlardan” beslenen bir kalemi olduğunu itiraf edecektir.

Gel gelelim tekrar sahnemize. Tüm dünyayı bir salona sıkıştırıp bize yepyeni bir evren sunduğu o sahnede, asıl mesaj şuydu: kaybolan zaman da, kaybedilen insanlar da bir daha aynı şekilde geri gelmiyor.
Belki de Nolan bize hep aynı şeyi anlatıyor: Zamanı büksek de, evrenler arasında koşsak da, bir kez kaybettiğimiz şey bir daha hiç eskisi gibi geri gelmiyor. Ve belki de sinemanın en büyük gücü tam olarak burada saklı: kısa zamanlığına da olsa onu döndürebileceğimizi sandığımız anları veriyor bize.
Odysseus eve döndü. Ama asıl soru hâlâ ortada: biz neyin peşinde on yıl daha yol alıyoruz?
- Tomb Raider Catalyst 2028’e Ertelendi!
- İçeriden Bir Yerden
- Elementor #10113
- ‘Öfke’ duygusuyla barışmak ve feminizm
- THE ODYSSEY & Geç Kalanlar
Bir yanıt yazın