Hayal kurmanın bir sınırı var mı?
İş yerinizde, otobüste, belki evi toplarken bir anda daldığımız o anı bir düşünelim. Mutlu olacağımız anları düşünürüz. Bir manzara düşünürüz. En renkli, en canlı halimizi yansıtalım. Bir hayali gerçekmiş gibi en uç noktalarına kadar betimleyerek devam edelim. Mesela bir bahçe, sıcak hava ve yemyeşil ağaçlar. Tam bir hayal olması için toprak kokusunu bile hissetmeniz gerekir. Havanın sıcaklığını ayarlarsınız. İşte mutlu bir tablo. Harika bir manzara. Biri sizi gerçekliğe döndürene kadar o manzaraya eklemeler yapıp durabilirsiniz. Belki uzaktan gelen dalga sesleri belki de gülüp eğlenen çocuklar… Sonra aniden bir sesle dünyamıza döneriz. Bildiğiniz ofis, otobüsün açılan kapısı ya da eve gelen biri… Çiçekler solar. Güneş çekilir. Yerini soğuk alır. Hayallerin yıkıldığı an.
Neden kendimizi en güzel yerde hayal ederken bir anda buraya döndük? Gerçeklik neden hiç hayalimizdeki gibi değil? İçimizi aniden kaplayan o umutsuzluk.
Hayal ve Gerçek Arasında Kalmak
Şimdi istesek de renkli dünyayı düşünemeyiz. Gerçeklik çarpmıştır bir kere, artık yağmurun yağdığı, havanın soğuduğu yerde yaprakların sarardığı bir yer gelir aklınıza. Kötü giden her şey belirir. Söylenmeyen cümleler kafamızın içinde dönmeye başlar. Yalnız hissederiz.
O anki agresifliği düşünün, her şeyden nefret etme hali. Kimseye tahammül edemezsiniz. Sanki dünya üzerinize geliyor. Bir dağın tepesinden düşmüş gibi yalpalama hali.
Bu yüzden hayal kurmanın en güzel yanı gerçeklikten kaçmaksa en kötü yanı da gerçekliğe dönmektir.
Döndüğümüz an düzelmez her şey, bedenimiz tepki verir. Geri gelmek istemez, hayallerimizde mutlu olduğumuzu bilir.
Vücudumuz ağırlaşır, sanki gerçekten demin kurduğumuz hayaller üzerimize yıkılmış gibi. Somut şeyler hissetmeye başlarız. Bedenimizi taşımak zor gelir. Devam etmek istemeyiz.
Boğazımız düğümlenir. Bir şey kalır orada. Gerçekliğin acısı yutkunamamak gibi gelir.
Her seferinde bunu yaşasak da hayal kurmadan yapamayız. Bir döngünün içinde umutsuzluklarımız ve umutlarımızla döner dururuz.
Üzerinize kapanan kapıların ağırlığından kalkmak ne kadar zor olsa da hayatın devam ettiği gerçeği de orada durur. En dibe battığımızda sıçramak zorundayız. Bize bu gücü yine bir umut verir.
Az önce bizi en dibe çakan şey, biraz sonra en yükseğe de taşıyabilir. Elimizdekileri düşünmeye başlarız. Ailemizi, sevdiklerimizi… “Aç açıkta değilim” deriz. Şükrederiz.
Ama insan sormadan edemez: Bu kabullenmek mi, yoksa bastırmak mı?
Gerçeği kabullenmeden hayallerimize nasıl yaklaşabiliriz?
İşte hayal ve gerçek arasındaki araf tam da burasıdır. Aslında birbirlerine çok yakındırlar. Hayal kurmadan gerçeğe ulaşamayız, hayallerimiz yıkılmadan da gerçekliği kabul edemeyiz.
Umutsuz kalmak, ağırlığını en dibe kadar hissetmek, vücudumuzun yıkılma sinyalleri her şey anlık olarak gelir gider.
Yaşamanın en zor ama belki de en gerçek hali budur. Bu yoksunluk eki, varlığıyla ve yokluğuyla bizimle döner durur.
Bu yüzden hayal kurmanın bir sonu yoktur. Tek başına ne kadar güçsüzsek, hayal ve gerçek birlikteyken bir o kadar güçlüyüz.
Şimdi çok uç bir hayal kurun. Bırakın üzerinize yıkılsın. Sonra gerçek dünyaya dönün. Çok bunaldığınızda yine bir hayale sığının. Kaçın. Geri dönün.
Başka türlü bu dünyanın dönüşüne nasıl yetişebiliriz?
